melamiler

5/2/2008

ŞİRK

Kur’anı Kerim de Cenabı Hak şöyle buyuruyor. (İnnallahe la yağfiru enyüşreke bihi veyağfiru madüne zalike limen yeşa) “Allah murat ettiği kulunun her günahını af eder, şirkini af etmez.” Şirk ise iki türlüdür. Birisi aşikar, diğeri de gizli şirktir.

 

Resulallah Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır. “Ben ümmetimin aşikar şirkinden korkmam. Velakin gizli şirklerinden emin değilim.” Nedir bu gizli şirk? Bir kimse bir iş işler ve şu işi ,işledim diye kendine nisbet ederse, bu gizli şirke girer. İş işleyen, namaz kılan bir insan şu işi işledim, namazımı kıldım demesi mi lazımdır? Diyecek, diyecek ama, namaz kılanla iş işleyeni bilecek, bunu bildikten sonra demesi zarar vermez. Fakat bilmeyerek demesi zararlıdır.

 

Hani her zaman okuyorsunuz (La havle vela kuvvete illa billah) Dilin bunu söyledi, kalbinde tasdik etti mi?Sözde dedin ki: Yarabbi kuvvet ve kudret senindir. Şu halde namazı sen Allah’ın kuvvet ve kudretiyle kıldığın halde, keza işi de onun kuvvetiyle işlediğin halde, namazı ben kıldım, işi ben işledim diyorsun. İşte bunlar bilinmeyen görünmeyen şirklerdir. Peki bizi bu şirklerden kurtaracak nedir? Bizi bu şirklerden kurtaracak tevhiddir. İşte bunun için Resulallah Efendimiz, ibadetten garaz Allah’ı tevhid etmek ve Allah’ı bilmektir demiştir. Böyle allah’ı tevhid ederken yavaş yavaş zaman gelince Rabbımızıda bilmiş olacağız. Kur’anı Kerim’deki vesile ayeti mucibince o vesileyi bulduğunuzda, onun telkini ile görünmeyen şirklerden kurtulup kendimizi bilmiş olacağız. Yoksa vesileyi bulmadan şirkten kurtulmak mümkün değildir.

 

Böyle olursa kişinin ameli, ameli salih olur. (Sümme radednahu esfele safilin) buradan çıkmak için (İllellezine amenu ve amilussalihat) gerekli amellerin salih olabilmesi için yapmış olduğun işten Allah’ı razı edeceksin. Senin işlediğin iş, Allah’ın rızasına uygun gelecek. Peki işlediğin iş ne zaman Allah’ın rızasına uygun gelir? Ne zaman (La havle vela kuvvete illa billah) ı anlayacaksın, işte o zaman işleri işleyenin Allah olduğunu anlamış olacaksın. O zaman Allah kendi işinden razı olur. Ayeti kerimede buyuruluyor. (La yüs’elu amma yefalvehum yus’elun) “Allah işlediğinden sorulmaz fakat siz sorulursunuz.” Bu vesileyle, siz işlerseniz soulacaksınız. İşi Allah’a bırakın. Çünkü ondan başka İlah olmadığı için, bu işi neden böyle yaptın diye soran olmaz.

 

Ayeti kerimenin devamında (Felehüm ecrün gayru memnun) Bu güzel imana sahip olan ve ameli salih işleyen kişilere öyle ecirler verilecek ki, memnuniyetlerini ifade edemiyeceklerini kitaplar yazıyor. Cenabı Allah alemi ahirette cennet ehline hitap edecekmiş. “Ey benim emirlerimi dünyada yapan kullarım! Emirlerimi yerine getirdiniz, yasaklarımdan kaçındınız, cenneti kazandınız. Şimdi benden bir dileğiniz var mı? Aman Yarabbi ne dileğimiz olabilir. Bize umduğumuzun üzerinde bağıştan bulunup cenneti bahşettin. Fakat Rabbül Alemin sizin benden isteyecekleriniz daha bazı şeyler “var” diyor.

 

Bir ulemaya sorduğunuz zaman; endisini isteyin kendi cemalini, diye cevap verir. Onun için bu ecirlerin en büyüğü Cemalullahtır.

 

Cenabı Allah cümlemizi dünya ve ahirette Cemali İlahisinden mahrum etmesin. (AMİN)

31/1/2008

Tasavvuf nedir

Şimdi, tasavvuf denilen nedir, ilhad ve sapıklıktan kurtulmak için onu da bil. Tasavvuf, zahir ve bâtında ehlullahın edebi ile edeplenmektir. O hâlde, derviş ve tasavvuf ehli, ehlullah demektir. Ona lâyık olan zahir ve bâtın edebi ile edeplenmektir. Zahir edebi abdest almak, namaz kılmak, Allah'ın emrettiğini yapıp yasakladığından kaçınmak; helâli helâl, haramı haram bilmektir. Bâtın edebi, yaramaz huylarla hayvanı sıfatlardan kurtulmak, iyi huylarla bezenip eli ve diliyle halkı incitmemek, herkese iyi davranıp hizmet etmek, gönlünü dedikodudan temizleyip Allah'in cemâlini seyretmeye dalmaktır.

Şunu anla ki, bu edeple edeplenmeyip belki onu bir yalan tuzağı anlayıp bâtın edebiyle de edeplenmeyerek daima gaflette kalıp halka kin, kibir, hased ve bozuk fikirlerle bakmak değildir. Tek kanatlı kuş uçmaz. Bir vücut iki parçadan meydana gelir: Biri ten ve biri can. Onun zahiri (dışı) ten, bâtını (içi) candır. Eğer dinin emirlerini yerine getirirsen tenin şükrünü edâ etmiş olursun. Tensiz can olmadığı gibi, zâhirsiz de bâtın olmaz.

20/1/2008

mürşide teslim olmaktan maksat,

Öncelikle bilinmelidir ki, tarikata girip mürşide teslim olmaktan maksat, Allah'ın velîlerinin edebiyle edeplenip kötü huyları terk ederek hayvanı özelliklerden arınıp iyi huylarla huylanmak, böylece ınarifetullaha ulaşıp enfüsî ve âfâkî (maddî ve manevî) cehennem azabından kurtulmaktır. Bunu bildikten sonra şunu da bil ki, velîlerin ahlâkı şu on özelliktir.

Evvelâ Hak ile işlerinde sâdık ol, yani kendini kurtarmayan inançtan son derece sakın. İkincisi halkla daima iyi geçin, onlara insaflı ol, nefsinin isteklerine uyma, ulu kimselere hizmet et, emrindekilere merhamet et, dostlarına öğüt ver. "İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olan kimsedir." (Hadis). Düşmanlarına yumuşak davran, âlimlere karşı tevazu göster, dervişlere cömertlik et, cahillerle konuşma; velîlerin huyları bunlardır. Kim bu huylarla huylanırsa muradına erer, arkadaşları da safâ bulur. Âleme huzur ve rahmet bunun yüzü suyunadır. Böyle bir âşık, gazap vaktinde bağışlar, belki yaramazlık edene iyilik eder. Herkese insaf etmeli; ama başkasından insaf beklememeli, herkese karşı daima iyi hizmet etmeli ...

- Bunları anladıktan sonra, ehlullah diye kime denildiğini bil. Bir âşık, ehlullahtan tasavvufu öğrenmedikçe ehlullah olamaz. Ehlullah, tasavvuf ehli ve Hak ehli demektir. Bir kimsenin tasavvuf ehliyle oturması, Hak ehliyle oturması gibidir. Nitekim Hz Peygamber: "Allah'la oturmak isteyen, tasavvuf ehliyle otursun." buyurur.

6/11/2007

Kul namazda Rabbını nasıl görür?

Kul namazda Rabbını nasıl görür? Eğer Hz.Musa Aleyhisselamın dediği gibi "Yarabbi görün bana,bakayım sana" diye arayacak olursak, "Lenterani" yani "Beni göremezsin" cevabıyla karşılaşırız.Bu,idraki ve zevki bir meseledir.Seyyid

Nizamoğlu bir beyitinde diyor:
Kıyamın rükuun sücudun
Kamu mahvetmek içindir vücudun
Bu uslubuyle olmazsa ibadet
Ona derler bir kuru adet
Şimdi,kul birinci rekatı nasıl kılması lazımmış? Kul kıyama durduğunda,fiilini yok edecektir.Rüku'da sıfatlarını,secdeye vardığında da vücudunu yok edecektir.Eğer kul namazını böyle kılarsa,Allah kulun kılınan bu namazını kabul eder ve ikinci rekatı da Rab kuluna kılar.Yani,kulun yok ettiği vücuduna mukabil vücud bahşeder.Sıfatlara mukabil sıfat,ef'aline mukabil fiil bahşeder.Eğer kul bunun idrakine mazhar olursa,Rabbını görmüş sayılır.Aksi halde namaz kılmamış olur ve Rabbını göremez.Cenabı Allah,cümlemizi,yokluğunu bilip Hakk'ın varlığıyla var olmuş kullarının idrakine eriştirsin....

 

 

 

 

4/11/2007

İRFAN SOFRALARI (BEŞİNCİ SOFRA)

BEŞİNCİ SOFRA

Filazoflar şöyle demişlerdir: "Nefs-i Natıka,hakikatlere uygun suretlere bürünür ve onlara sadık hükümleri gerçekleştirirse sanki o,bütün vücut (varlık) un kendisi olur.Bütün yaratıklar bu cismani suretlerle çok şiddetli bir şekilde birleştiklerinden ve bunlarla son derece meşgul bulunduklarından dolayı kendilerini seçemiyecek ve görünmeye muktedir olamıyacak durumdadırlar.Sanki o suretler ve heykellerden ibaret olmuşlardır."

Yani nefs-i natıka (konuşan nefs),cisimlilik dolayısıyla son derece kesiftir ruhaniyyet dolayısıyla son derece latiftir.Ruh,hangi şeye girse onun hükmünü alır,onun rengine bürünür.Tıpkı su gibi.Suyun rengi de kabın rengine bağlıdır.Bu bilindi ise bil ki: nefs-i natıka,letafet kazanıp,hariçte hakikatlere uygun olan,onlara muhalif olmayan zihni hayallerin şekilleriyle bezenir ve o hakikatlere uygun hükümleri giyer ve bu düşünceler nefs-i natıkada iyice yerleşir,nefs-i natıkanın sözlerinde ve fiillerinde bunların eseri meydana çıkar ve nefs-i natıka hiç abes konuşmayacak,abes iş ve hareket etmeyecek şekilde bu hakikatlerde rüsuh bulursa işte o zaman nefs-i natıka,sanki o suretlerin,şahsiyetlerin,o heykellerin kendisi olur.Bu,dış alemde şuna benzer: Mesela Zeyd bir şehirden çıkıp başka bir şehre yerleşse,bir zaman sonra çıktığı o şehir halkını eskiden gördüğü gibi şahıslar ve görüntüler olarak tasavvur etse yanılmış olur.Çünkü o şehir halkı ölüm ve doğum ile,kuvvetlenme,zayıflama ve büyüme ile değişmiş,halden hale,sıfattan sıfata geçmişlerdir.Bundan dolayı onun bu düşüncesi gerçeğe uygun değildir.Ama o şehir halkını,şahıslarıyla,görünüşleriyle değil de türleriyle ve cinsleriyle düşünürse onun bu düşüncesi,gerçeklere uygun düşer.

İşte birinci düşünce sahipleri acı bir azap içerisindedirler.Çünkü onlar kalblerini durmadan değişen gölgelere bağlamışlardır.Onlar,erişilemeyen bir gölgenin peşinden koşmaktadırlar.İşte dünyaya ve dünya adamlarına gönül bağlayan da böyledir.Öteki tasavvur sahipleri ise daimi bir rahat ve ebedi bir huzur içerisindedirler.Çünkü onlar,kalblerini devamlı olan ahiretin salih amellerine vermişlerdir.Bu,öyle sağlam bir iptir ki ona tutunan kopup düşmez.İşte avam,daima serap gibi yalancı,süslü batıl suretlerle uğraşarak,letafet taraflarını kesafet taraflarında mahvettiklerinden dolayı,sanki bu aslında olmayan aldatıcı şahsiyetlerin ve görünür heykellerin kendileri haline gelmişlerdir.Havass (seçkinler) e gelince bunlar da daima hakikatlere uygun suretlerle uğraşmak dolayısıyla kesafetlerini letafetlerinde kaybettiklerinden,sanki o hakikatlerin ve o vücudun kendisi olmuşlardır.Çünkü insan,düşündüğünün aynıdır.Bunun için biri Arapça,biri Farsça,biri Türkçe olan üç beyit söylenmiştir:

Arapça: "Ey Fazıl kardeşim,sen düşüncenden ibaretsin,yoksa büyüttüğün et ve kan değilsin."

Farsça: "Ey kardeş,sen düşüncesin,kemik ve akıl değilsin.Eğer düşüncen gül ise gülsün; diken ise külhansın."

Türkçe: "Ademi dedikleri endişedir,gayr-i adem ustuhan-ü rişedir (Adam olmayan kemik ve tüydür.) Ademin endişesi olsa latif,şüphesiz zatı olur anın şerif."

Ey kardeşim,görüntüler zindanından gözünü kaldır da yukarıya bak.Çünkü bunlar,Kur'an'da Esfel-i Safilin diye adlandırılan aşağıların aşağısıdır.Mutlak külliler alemine bak ki o alemin derecelerinin en aşağısı nevi'ler alemidir.Bunun üstünde cinsler,cinslerin üstünde yüksek cinsler,bunların üstünde cinslerin cinsi vardır.Sonra cevherler,arazlar,vücup ve imkan,sonra mutlak vücut gelir ki burada varlık dairesi tamamlanır ve sen rahatlar ezeli ve ebedi sevince erersin.Muhakkak bil ki gözünü cüz'ler aleminden kaldırmadıkça,külliler ile ülfet etmedikçe bütün neş'elerde devamlı olan ilahi işlerdeki rahatı bulamazsın. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."

4/11/2007

İRFAN SOFRALARI (DÖRDÜNCÜ SOFRA)

DÖRDÜNCÜ SOFRA

"Gece ve gündüzü birer ayet (delil) kıldık.Gecenin ayetini kaldırıp,rabbınızın bol nimetini aramanız,yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gündüzün ayetini aydınlık yaptık.Her şeyi uzun uzadıya açıkladık." (İsra 12)

Denildi ki iki ayet ay ve güneştir.O zaman mana şöyle olur: Gece ve gündüzün iki aydınlatıcısını iki ayet kıldık.Yahut gece ve gündüzü iki ayet kıldık.Gece ayetini ki aydır,mahvetmek demek,onu kendi nefsinde nursuz,karanlık kılmak,yahut nurunu ay sonuna yaklaştıkça yavaş yavaş eksiltip tamamen gidermek demektir.Gündüzün ayetini ki güneştir,gösterici kılmak ise onu,ışıgiyle eşyayı gösteren ışın sahibi yapmaktır. "Ta ki Rabbınızın keremini arayasınız." yani gündüzün aydınlığında geçim sebeplerinizi arayasınız ve onunla işlerinizin zamanlarını bilmeğe tevessül edesiniz,gece gündüzün değişmesiyle yahut hareketiyle senelerin sayısını,hesabı,hesap cinsini bilesiniz. "Din ve dünya işlerinde muhtaç bulunduğunuz her şeyi açık açık izah ettik." Şüpheye yer kalmayacak şekilde açıkladık.(Kadi-i Beydavi)

Ben derim ki: Ayette geçen mahvetmekten,Ayın nurunun,Bedre (dolunaya) doğru girgide artmasıyla gece karanlığının yavaş yavaş azalması da kasdedilmiş olabilir.Burada izafet,yine adedin ma'duda izafeti gibidir.Ya da Kamer nurunun ay sonuna doğru yavaş yavaş azalması da muradedilmiş olabilir.O zaman izafet lam veya fi manasınadır.Her iki mananında kasdedilmiş olması muhtemeldir.Gündüzü gösterici kılmaktan maksat,onu kemal nurunda daima aydınlatıcı,parlak kılmak demektir.Bu misal,telvin (kesret) ehli ile temkin (hakikat) ehlini temsil etmektedir.Telvin ehline ilim,ma'rifet,ibadet ve taat tahsilinde iki gününden hiçbiri diğerine eşit olmayacak şekilde daima ilerlemek gerektiğini tenbih eder.Çünkü Hz.Peygamber Efendimiz : "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır." buyurmuştur.Keşif ve ayan güneşi doğup yakin hasıl oluncaya kadar ilerlemelidir.

"Ta ki Rabbınızın keremini,nimetini arayasınız." demek,ilim ve maarifin zikir ve güç riyazat ile çoğalmasını telep edesiniz. "Tevhid-i Zat" hakikatinin doğmasıyla "Senelerin sayısını ve hesabı bilesiniz." demektir.Zira her yönüyle O'nu bilmek,ancak,Allah Teala'nın,gündüzünün ayetini keşfederek vücudunu gösterici kıldığı kimseye nasibolur.Halkın günü,haftaları,ayları ve yılları olduğu gibi hesap gününün de günü,haftaları,ayları ve seneleri vardır.Halkın günü gece ve gündüz olarak yirmidört saattir.Rabbın günü bin senedir. "Muhakkak Rabbın indinde bir gün,sizin saydığınız bin yıl gibidir." (Hac 47) Allah'ın indinde miktarı elli bin yıl olan gün de vardır ki o,hesap günüdür.Herbirinin kendine uygun haftaları,ayları ve yılları vardır.Bunun sayısını bilmek,Suğra (küçük),vusta (orta),kübra (büyük) devrelerini bilmeğe bağlıdır.Bu devrelerin hepsini Arş devresi içine alır.Fakat Arş devrelerinin sayısını bilmek ne mümkündür, ne de zapta sığar.Çünkü sonu yoktur.Zira Ahiret ebedidir. "Ta ki Rabbınızın keremini arayasınız." sözü,telvin ehlinin haline işarettir. "Senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz." sözü ise temkin ehlinin haline işarettir.Bu ayette telvin (kesret) ehlini,temkin (hakikat) ehli olmaya teşvik vardır.

İnsanlar arasında öyle insan vardır ki Allah onun ilim,iman ve yakinini artırarak cehalet gecesinin ayetini yok eder,ömrünü nur üzerinde geçirip bitirir.Öyle insan da vardır ki Allah onun,ömrünün sonuna doğru günden güne günahlar zulmetiyle kalbinin kararmasından meydana gelen gecesinin geceye mahsus aydınlatıcı ayetini yok eder de o kimse ömrünü böyle karanlık içerisinde geçirir.Bundan Allah'a sığınırız.Öyle insan da vardır ki isyan zulmeti ile kalbi kararmış olup,Allah,kalbini külliyyen mühürliyecek iken,sonra günahtan tevbe ile imanının,amelinin ve ihlasının nuru doğar; o nur ve yakin,Allah'ın dilediği kadar artar,o insanı karanlıktan kurtarır.Bu hal bazılarında bir kaç defa tekerrür eder.Eğer bir kimse: "Bizden iyilik geçmiş kimselerden" ayetinin mazharı ise ömrünü,iman ve amelinin nuru arttığı zaman saadet üzre bitirir.Fakat,ezelde şekavete mazhar olanlardan ise İhsandan sonra yüz üstü düşmekten Allah'a sığınırız.Ömrünü,isyan zulmetinin arttığı sırada şekavet üzre bitirir.Ve öyle insan da vardır ki Allah onun gündüzünün ayetini gösterici kılmış ve kah eksilen kah artan bir durumda bulunan telvinden kurtarmıştır.Çünkü sabah olduğu zaman lambaya ihtiyaç kalmaz.Bunlar peygamberler,sıddikler,şehidler ve salihlerdir. "Bunlarla arkadaşlık ne güzel şey." (Nisa 69)

Bu haller,sözünü ettiğimiz ihtiyari olaylarda görüldüğü gibi insanın tabii bünyesinde de görülür.Mesela tabii vücudumuzda bulunan güzellik ve kuvvet gibi.Güzellik çocukta yirmi yaşa veya daha yukarı çağa varıncaya kadar artar.Ondan sonra eksilmeye başlar.Kuvvet de böyledir.Ömür ortalarına kadar artar,sonra eksilmeye başlar.Ta ki insan,bunların,Allah'ın kendine vermiş bulunduğu bir emaneti olduğunu,tekrar Allah'a döneceğini "Bütün işlerin de O'na döneceğini" bilsin.Ve güzelliğiyle kuvvet ve kudretiyle böbürlenmesin.Zira dellalin,kendisinde bulunan emanet ve ariyetlerden dolayı halka kibretmesi,ahmaklık ve beyinsizliktir.İnsanda daha buna benzer haller çoktur.Lakin sözü bu risaleye uygun gelmeyecek şekilde uzatmayı gerektireceğinden dolayı kısa kestik. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir." (Ahzab 14)

 

 

3/11/2007

İrfan sofraları (birinci sofra)

BİRİNCİ SOFRA

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları ve cinleri davet eden Allah'a hamdolsun.Rahman namına o sofralara çağıranların Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan dolduran Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :

Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize olsun.Bizi rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."

Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru kıbleye karşı oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır." sözünü düşünüyordum.Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası doğdu.O kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana yoktur.Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne zahirde,ne batında varlığı yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki arifin sırrında vücuttan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması mümkin olmaz.Nitekim yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli,rablarına nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten kurtulamaz.Allah'ı da sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri sevmez" (Enfal 58) ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki o,Hak'ın olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç kaybolmaz.Dersen ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o halde arif kim,O'na bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir ama mertebeleri çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede mahbuplukla görünür.Bir mertebede gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit vardır: "Rab Hak'tır,kul Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur dersen,o ölüdür.Rab'dır dersen o halde O nasıl mükellef olur?"

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması (yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret ademdir (yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.

Peygamber'in: "Nefsini bilen Rabbını bilir." sözünün manası da budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını bilirse,kendisinde olan vücudun Allah'a ait olduğunu anlar.Yani kendisinin,mahiyyeti itibariyle Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut: o aynen (zat itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir." diyebilirsin.

"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince bu,nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur.Ama benim söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a yaklaşmanın sonucudur. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir." (Ahzab 4)

Niyazi-i Mısri

3/11/2007

İRFAN SOFRALARI (ÜÇÜNCÜ SOFRA)

ÜÇÜNCÜ SOFRA

"Ey iman edenler,zandan çok sakınınız.Çünkü zannın bazısı günahtır.Birbirinizin gizlisini araştırmayınız,biriniz,diğerinizin gıybetini etmesin.Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Elbet bundan iğrendiniz.Allah'tan korkunuz.Şüphesiz Allah bağışlayıcı ve merhamet edicidir." (Hucurat 12)

Bil ki,güneş nereye yönelse,karşısında karanlık görmez.Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görünür.Güneşin gördüğü nur,karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur.Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz.Karanlık,karşısında bulunan eşyada daima karanlık görür.Bu karanlık,karşısına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır.İmdi güneş,kendine kıyasen,bütün alemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder.Zulmet (karanlık) ise,kendisine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanar.

Güneş,arif-i billah olan muvahhid mü'minin misalidir.Bu zaten bütün eşyada,kendi irfanının,tevhidinin,imanının ve ayanının "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin.Lakin siz onların tesbihlerini anlıyamazsınız." (İsra 44) ayetinin ifade ettiği gibi aksini,nurunu görür.Halbuki aslında eşyanın bir kısmında cehalet,küfür ve isyan zulmeti vardır.Fakat o mü'minin bakışının nuru,bütün eşyayı kaplar da o,hepsinde sadece nur görür.Bütün insanlara iyi zan besler.Bu sıfat,bir insana,ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kamilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile benzer.Bu adam,bütün eşyada bir eksiklik görür,herkeste bir ayıp arar.Cahil neye baksa,cehaletinin ve aybının siyahlığı o şeye akseder.Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur.Fukara bilmez ki o,kendi ayıp ve noksanıdır,oradan kendine aksetmiştir.

Binaenaleyh,ey Ehlullah yolunda süluk eden talip,Allah'ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun,tutulduğu yerden açılsın,kalbinin alemleri nurlansın,nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın.Karşında bulunanlar,senin ilim ve irfanının nurundan istifade etsin,senin gölgende,yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler.İşte güzel huyun kemali budur.Allah,bizi de sizi de bu vasıflarla vasıflananlardan,Allah indinde ve insanlar indinde razı olunmuş ve sevilmiş olan bu huylarla huylanmış bulunanlardan eylesin amin.

 

 

Niyazi-i Mısri

3/11/2007

İrfan sofraları (ikinci sofra)

İKİNCİ SOFRA

"Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.Aralarında bir engel vardır;birbirinin sınırını aşamazlar." (Rahman 19-20) ayetini izah etmektedir.Ayetin anlamı şudur: Tatlı denizi ve acı denizi salıverdi.Bunlar,karşılaşıyorlar,yaklaşıyorlar,yüzeyleri birbirine temas ediyor.Fakat aralarında birbirine geçmelerine mani bir berzah (açıklık) vardır.Bundan dolayı biri diğerine karışarak onun özelliğini bozmaz.Yani sınırlarını geçemez ve aralarındaki engeli boğmazlar.

Burada iki denizden maksat şeriat ve hakikattir.Allah Teala onları salıvermiştir.Karşı karşıya gelirler,komşu olurlar,yüzeyleri birbirine dokunur.Öyle ki şeriatte bulunan her ilim ve amel hakikatte de bulunur.Hiçbiri o ilim ve amelden ayrılmazlar.Fakat yine de aralarında Allah'ın hikmeti ve kudreti icabı birbirlerine karışmalarına engel bir berzah vardır.Bu engel sebebiyle biri diğerine geçemez.Bu mani,iki taraf adamlarının vehimleridir.Yani bu iki ilim,aslında tek bir ilimden ibarettir.İki ilim itibar edilir.Bu itibardan dolayı,iki taraf erbabı arasında daimi bir ihtilaf vardır.Bunun zahirde misali dağ'dır.Dağ,dağ olması dolayısiyle tektir.Çıkışı ve inişi dolayısiyle ikidir.Çıkışı şeriate misal,inişi hakikate misaldir.Dağda yürümek,çıkan için zordur;inen için kolaydır.Ama dağın zirvesinde olan kimse çıkış ve iniş zahmetinden kurtulmuştur.

Bu engelden dolayı iki taraf ehlinden gizli kalan bir hikmet gereğince biri,diğerinin hükmünü kaldırmaz.Zira bu engel,iki cihanın imarı için konulmuştur.Bunun içindir ki tamamen birbirine geçip karışmazlar Şeriat ehli,hakikat ehlinin ilmini bilmediklerinden ve onları şeriate aykırı sandıklarından dolayı hakikat ehline karşı koyarlar.Tam kemale ermiş muhakkikler müstesna,hakikat ehli de şeriati hakikate aykırı görerek onu terk etmekte bir sakınca görmedikleri için şeriat ehline karşı koyarlar.Fakat dağın zirvesine ulaşan en yüksek kulelerde oturan arifler,A'RAF ehlidirler.Bu iki ilmin,bir tek ilim olduğunu,iki taraf erbabının gözlerindeki illet örtüsünden dolayı iki ilim gibi göründüğünü bilirler.Ve iki taraf ehlinin de haklarını verirler.

İki tarafın benzerliklerini açıklayarak,müşkillerini çözerek bu iki ilim erbabının arasını mümkün mertebe düzeltmeğe çalışırlar.

Her asırda bunların aralarını bulan kimseler mevcuttur.Eğer aralarını bulan kimseler olmasaydı,aralarında savaş olur,düzen bozulurdu.Bundan dolayı dır ki "Ahlak güzelliklerinin en iyisi,iki kişi arasını islah etmektir." denilmiştir.Bu iki ilim,sulh ile karışacak,birleşecek gibi olur,lakin aralarındaki berzah ile ayrılırlar.Ve böylece daimi olarak halleri birbirine tecavüz etmez.Ta ki birinin hükmü diğerini yenerek iki cihanın dengesi bozulmasın.

Niyazi-i Mısri

29/10/2007

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

 

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.

Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.

İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetln imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!

Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dagıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.

Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927

« Önceki ::